
Mevlâna Celâleddin Muhammed Rûmî (1207–1273), insanlık tarihinin en derin düşünürlerinden biridir. Onun yaşamı, eserleri ve öğretisi, yalnızca İslam dünyasında değil, bütün dünya kültür, edebiyat ve manevi geleneğinde evrensel bir etki alanı yaratmıştır. Mevlâna’yı anlamak, bireyin kendi içsel dönüşüm yolculuğunu anlamakla eşdeğerdir. Bu bağlamda Rûmî’yi sadece bir şair veya tasavvuf öğretmeni olarak değil, aynı zamanda varlık, aşk ve insan ruhunun hakikati üzerine kuramsal bir düşünür olarak okumak gerekir. Mevlâna’nın düşünce yapısı, modern dünyada barış, sevgi ve hoşgörü gibi kavramlara çözüm önerileri sunabilecek zenginliktedir.
Mevlâna’nın hayatı, ailesiyle birlikte Moğol istilaları nedeniyle göç ve yerleşme süreçleriyle başlamıştır. Belh’te doğup Anadolu’da yerleşen Rûmî, Konya’da önemli bir ilim ve kültür merkezi olan Selçuklu ortamında yetişmiş; fıkıh, kelam ve felsefe gibi disiplinlerde eğitim görmüştür. Ancak içsel ve mistik dönüşümü, Şems‑i Tebrizî ile tanışmasıyla gerçekleşmiştir. Şems, Rûmî’nin dünyayı ve insanı algılama biçimini kökten değiştiren bir manevi mihenk taşı olmuş ve Mevlâna’nın şiirlerinde aşk ile hakikat arasındaki ilişkiyi kurmasının önünü açmıştır.
Mevlâna’nın eserleri arasında en önemlisi yüzlerce yıldır üzerinde yorumlar yapılan Mesnevî’dir. Mesnevî, klasik tasavvuf literatüründe olduğu kadar dünya edebiyatında da mistik aşkın ve varoluşun sözlüklü bir anlatısı olarak kabul edilir. Öyle ki bazı kaynaklar Mesnevî’yi “Farsça’da Kur’an’a benzetilen eser” olarak değerlendirir; bu yüzden ahlaki, metafiziksel ve insan‑Tanrı ilişkilerine dair kapsamlı bir tefekkür metnidir. Ayrıca Rûmî’nin Fihi Ma Fihi gibi söylev eserleri de onun düşünce sistematiğinin açıklandığı metinlerdir.
Rûmî’nin düşüncesi sadece mistik edebiyat olarak değil aynı zamanda vahdet‑i vücûd (varlığın birliği), ilahi aşk, insan‑ı kâmil (olgun insan) ve hakikat arayışı çerçevesinde değerlendirilmektedir. Bu perspektiften hareketle Mevlâna’nın düşüncesi, modern bireyin “varoluşsal kaygı” ve “manevi boşluk” diye tanımladığı sorunlara da cevaplar sunacak bir yapı arz etmektedir.
Bugün 17 Aralık, yani Şeb-i Arus. Mevlevilikte Şeb-i Arus (Düğün Gecesi), Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin öldüğü gecedir. Mevlana Celaleddin Rumi, bu geceyi Rabb'ine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğü Düğün Gecesi olarak adlandırır. Rumi'nin ölüm yıl dönümlerinde 17 Aralık tarihlerine denk gelen haftalarda yapılan ve Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri olarak isimlendirilmeye başlanılan törenler, halk arasında "Şeb-i Arus" olarak da anılır.
Bu adlandırma, ölümün fiziksel son değil, ilahi ile birlik ve aşkın tamamlanması olduğuna dair derin bir tasavvufi metafordur. Rûmî’ye göre kişi, bu dünyada nefsi aşma ve içsel dönüşüm sürecini tamamladığında gerçek varoluşu bulur – bu da ancak ilahi aşkla mümkün olur.
Şeb‑i Arûs’un evrensel doğası, farklı kültür ve inançlardan insanların bu törene katılımıyla güçlenir; özellikle sema töreni, bireyin nefsiyle yüzleşmesi ve ilahi aşk arayışı arasında bedensel ve sembolik bir köprü inşa eder. Böylece Mevlâna’nın ölümünün yıldönümü, bir matem günü olmaktan çıkar; aşkın ve birlikteliğin kutlandığı bir manevi anma ritüeline dönüşür.
Mevlâna’nın öğretileri, salt tasavvufî düşünce sınırını aşar; bireyin hem iç yaşamını hem sosyal ilişkilerini şekillendiren ahlaki ilkeleri barındırır. Mecalis-i Seb'a, Mevlânâ'nın 7 öğüdünün bulunduğu eserdir. Aslı Türkçe olmasına rağmen daha sonra Farsçaya çevrilmiştir. Eserde insan, Allah, varlık konuları işlenmiştir. Terim Türkçeye çevrildiğinde Yediler Meclisi anlamına gelir. Mevlânâ'nın çeşitli câmilerde yedi ayrı sohbet meclisinde yaptığı vaazlarından oluşan ve adını da buradan alan Mecâlis-i Seb‘a (Yedi Meclis), bu sohbetler esnâsında tutulmuş olan notların bir araya getirilmesiyle meydana gelmiştir. Eserin Sultan Veled veya Hüsâmeddin Çelebi tarafından yazıya geçirildiği rivâyet edilmektedir.
Mevlâna’nın yedi öğüdü şunlardır: