
Yaşlanma kaçınılmaz. Ancak bilimsel araştırmalar, bu sürecin büyük ölçüde yaşam tarzı ve çevresel faktörlerle şekillendiğini ortaya koyuyor. Çalışmalara göre yaşlanmanın yalnızca yüzde 15 ila 25'i genetik faktörlere bağlı, geri kalan yüzde 75 ila 85'lik kısımda ise bireyin yaşam biçimi belirleyici oluyor.
Bu oran, ilk bakışta soyut bir istatistik gibi görünebilir. Oysa çok somut bir şey söylüyor: Orta yaşta ve sonrasında bile gidişatı değiştirmek mümkün. Nitekim kronik hastalığı olan kişilerde dahi daha sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, yaşam süresinin uzamasıyla ilişkilendiriliyor.
Beslenme ve düzenli fiziksel aktivite sağlıklı yaşlanmanın temel taşları arasında yer alıyor; ancak uzmanlar bunların tek başına yeterli olmadığını vurguluyor. Bu yazıda tabloya biraz daha geniş bir yerden bakacağız: güçlü sosyal bağlar, iyimserlik ve maneviyat. Ardından ileri yaşta hayatını dolu dolu sürdüren birkaç kişinin hikâyesine, son bölümde ise bizim bu konuya nasıl baktığımıza yer vereceğiz.
Araştırmaların en güçlü işaret ettiği başlık, sosyal destek. Çok sayıda çalışma, aktif bir sosyal yaşama sahip olmanın erken ölüm riskini azalttığını gösteriyor. Yaklaşık 7 bin kişinin 17 yılı aşkın süre izlendiği bir araştırmada, sosyal bağları zayıf olan bireylerin güçlü sosyal ilişkilere sahip olanlara kıyasla daha genç yaşta hayatını kaybetme riskinin 2 ila 3 kat daha fazla olduğu saptanmış durumda.
Mayo Clinic'te yayımlanan bir söyleşide konuyu ele alan geriatrik bakım uzmanı Christina Chen, sosyal izolasyonun depresyon, ruh sağlığı sorunları ve erken ölüm riskini artırdığını vurguluyor. Chen'e göre özellikle ileri yaşta sosyal bağlantılar, bilişsel iyilik hâlini korumada hayati bir rol oynuyor.
Peki içine kapanık biriyseniz ne olacak? Chen bu durumda arkadaşlık kurmanın zor olabileceğini kabul ediyor, ancak en önemli unsurun çaba göstermek olduğunu söylüyor. Burada rahatlatıcı bir ayrıntı var: Her tanışıklığın yakın bir dostluğa dönüşmesi gerekmiyor. Chen'e göre asıl değerli olan, insan etkileşiminin kendisi ve bu etkileşimlerden öğrenilenler. Yani mahalledeki esnafla sohbet etmek de, haftalık bir yürüyüş grubuna katılmak da sayılıyor.
Chen ayrıca uzun süreli ilişkilerde yaşanan durağanlığa da değiniyor. Çiftlerin birbirlerinde değer verdikleri özellikleri ve ilişkiye neden bağlı kaldıklarını yeniden hatırlamalarının önemine işaret ediyor. Karşı tarafın takdir edeceği küçük alışkanlık değişikliklerinin sevgi ve saygı döngüsünü yeniden başlatabileceğini, birlikte yeni ve beklenmedik hobiler edinmenin ilişkiyi canlandırabileceğini belirtiyor.
Uzun yaşam üzerinde etkili görünen bir diğer faktör iyimserlik. Hollanda'da yapılan bir araştırma, genel olarak kötü senaryolar yerine olumlu sonuçlar bekleyen yaşlı bireylerin, daha karamsar bir bakış açısına sahip olanlara kıyasla daha uzun yaşadığını ortaya koydu.
Burada en umut verici nokta şu: Uzmanlara göre iyimserlik doğuştan gelen bir özellik olmak zorunda değil, zaman içinde küçük alışkanlık değişiklikleriyle geliştirilebiliyor. Şükran pratiği, anda kalma ve farkındalık çalışmaları bu sürecin temelini oluşturuyor.
Chen, olumsuz deneyimlerin insan zihninde daha baskın yer tuttuğuna dikkat çekiyor, bu nedenle savunmacı ve temkinli bir bakış açısı kolaylıkla gelişebiliyor. Ancak şükran, farkındalık ve anda kalma pratikleriyle sevinç ve tatmin duygularının korunabileceğini ifade ediyor.
Chen'in bir uyarısı özellikle değerli. İyimserliğin bir ilaç gibi reçete edilemeyeceğini, ancak umut aşılanabileceğini söylüyor. Pozitif düşün gibi kalıplaşmış telkinler yerine, kişinin güçlü yönlerine ve kaydettiği ilerlemeye odaklanmanın çok daha yapıcı olduğunu belirtiyor. Ulaşılabilir hedefler belirlemek, bir amaç duygusu oluşturmak ve kişiye değerli olduğunu hissettirmek; iyileşme ve gelişim sürecinde belirleyici rol oynuyor.
Maneviyat ve din de yaşam kalitesiyle ilişkilendirilen başlıklar arasında. Bilimsel çalışmalar, manevi iyi oluş hâlinin özellikle ileri yaşlarda stres ve zorluklarla başa çıkma becerisini güçlendirdiğini gösteriyor. Dini törenlere katılan kişilerin genel sağlık durumlarının daha iyi olduğu, daha uzun yaşadıkları ve hastalıklardan daha hızlı iyileştikleri belirtiliyor.
Maneviyatın kişiye bedenine, zihnine ve yaşam amacına dair daha güçlü bir farkındalık kazandırdığı ifade ediliyor. Bu nedenle meditasyon gibi pratiklerin de günlük yaşamda anlam duygusunu güçlendirdiği belirtiliyor. Buradaki ortak payda inanç biçiminden çok, kendinden daha büyük bir şeyle bağ kurma hissi olabilir.
Sağlıklı ve uzun ömür alanında çalışan hekim ve araştırmacı Peter Attia, yalnızca daha uzun yaşamanın değil, bu yılları iyi yaşamanın da temel hedef olması gerektiğini vurguluyor. Attia'ya göre yaşam süresine eklenen yıllar, fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan nitelikli geçirilmediği sürece gerçek bir kazanım anlamına gelmiyor. Hatta bu çabalar ömre tek bir saniye eklemese bile, ileri yaşlara canlılık, amaç ve yaşam sevinciyle ulaşmayı sağlıyorsa başlı başına değer taşıyor.
Attia ve ekibi bu bakış açısını görünür kılmak için, ileri yaşlarda hayatlarını aktif ve anlamlı biçimde sürdüren kişilerin hikâyelerini derliyor. İşte o seçkiden birkaç isim.
Sinirbilimci Dr. Brenda Milner, McGill Üniversitesi ve Montreal Nöroloji Enstitüsü'nde emeritus profesör olarak hâlâ araştırma ve eğitim faaliyetlerine katkı sunuyor. 1918 yılında İngiltere'de, müzikle iç içe bir ailede doğdu ve kadın bilim insanlarının son derece az olduğu bir dönemde psikoloji eğitimi aldı.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Montreal'e taşınan Milner, doktorasını burada tamamladı ve hafıza ile dil süreçlerinden sorumlu beyin yapıları üzerine çığır açıcı çalışmalara imza attı. Bu araştırmalar onu 20. yüzyılın en etkili sinirbilimcilerinden biri hâline getirdi. Adına verilen burslar genç bilim insanlarını desteklemeyi sürdürse de Milner, doğrudan katkı sunmaktan vazgeçmiş değil.
Don Phillips'in hikâyesi, geç başlamanın ne anlama geldiğini gösteriyor. Gençliğinde sporla büyümeyen Phillips, düzenli egzersize 50'li yaşlarının sonlarında başladı. Günlük yürüyüşler zamanla koşuya dönüştü ve onu hem eyalet hem de ulusal düzeyde yarışan bir sporcu hâline getirdi.
2000'li yıllarda yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle yarışlara ara veren Phillips, 81 yaşında pistlere geri döndü. 2015'te Ulusal Kıdemli Oyunlar'da altı altın madalya kazandı. Son yıllarda gülle atma, disk atma ve powerlifting gibi branşlarda da yarışan Phillips, bugün yaş grubunda birçok dalda dünya sıralamasında ilk 10 içinde yer alıyor. Ona göre düzenli fiziksel aktivite, uzun ve mutlu yaşamın temel taşlarından biri.
Joy Ryan, 85 yaşında ilk kez dağ gördü. Torunuyla çıktığı bir kamp gezisinin ardından ABD'deki tüm ulusal parkları ziyaret etmeye karar verdi ve 2023'te, 93 yaşındayken bu hedefe ulaşarak bir rekora imza attı. 91 yaşında ilk pasaportunu alan Ryan, torunuyla birlikte yedi kıtayı gezmeyi hedefliyor. Ryan, her yaşta olanaklara odaklanmanın hayatı zenginleştirdiğini vurguluyor.
Bu seçkide 97 yaşında ileri yaşta cinsellik üzerine kitap yazan Doreen Wendt-Weir ve 100. yaş gününü kutlayan, hâlâ dans eden Dick Van Dyke gibi isimler de yer alıyor. Van Dyke, 40'lı yaşlarında artrit nedeniyle birkaç yıl içinde yürüyemeyebileceği uyarısını aldıktan sonra düzenli egzersizi hayatının merkezine koymuş, bugün hâlâ dans edebilmesini buna bağlıyor.
Attia'nın bu örneklerden çıkardığı sonuç net: İleri yaşlarda iyi yaşamak, rekorlar kırmayı ya da ünlü olmayı gerektirmiyor. Ancak bu hikâyeler, yaşla birlikte gelen sınırlamaların sanılandan daha esnek olduğunu gösteriyor. İster 19 ister 90 yaşında olun, daha sağlıklı ve tatmin edici bir yaşam için adım atmak hiçbir zaman geç değil. Aktif yaşlılık, bir şans meselesinden çok bir yönelim meselesi olabilir.
Sağlıklı yaş almak kavramını bugün her yerde duyuyoruz. Peki bunun derinlemesine ne anlama geldiğini gerçekten biliyor muyuz?
Artık trendler ve markalar bize kırışıklıklarımızdan memnun olmamamız gerektiğini söylemiyor. Anti-aging yerine, yaş almanın doğal ve değerli bir süreç olduğunu konuşuyoruz. Çünkü yaş almak, aslında çok güzel ve kıymetli bir yolculuk. Her kırışıklık, her değişim, her yeni yaş; beraberinde deneyim, farkındalık ve bilgelik getiriyor. İyi ki değişiyoruz, iyi ki olgunlaşıyoruz.
Mesele yaş almaktan kaçmak değil, yaş alırken sağlığımıza nasıl eşlik ettiğimiz. Bedenimiz, zihnimiz ve beynimiz yıllar içinde güçlü ve canlı kalsın ki hayattan keyif alma süremiz uzasın istiyoruz. Ölümsüz olmayı değil, kaliteli, sağlıklı ve anlamlı yılları arzuluyoruz.
Temelde uyku var. Sirkadiyen ritme uygun bir yaşam, mümkün olduğunca her gün aynı saatlerde yatıp aynı saatlerde uyanmayı gerektiriyor. Düzenin kendisi, sürenin uzunluğu kadar belirleyici olabiliyor. Uykuya geçişi destekleyen bazı takviyeler de bu sürece yardımcı olabiliyor, ancak bunları mutlaka bir hekim önerisiyle kullanmak gerekiyor.
Beslenme tarafında ise artık kendimizi yormayan ama sürdürülebilir seçimler yapıyoruz. Paketli gıdalardan, rafine şekerden ve aşırı karbonhidrattan uzak duruyor; alkol tüketimini abartmamaya özen gösteriyoruz. Eskiden olduğu gibi kilo vermek uğruna aç kalmak ya da aç karnına kahve içmek yerine dengeli beslenmeyi tercih ediyoruz. Bol ve çeşitli sebzeler, bakliyatlar ve temiz protein kaynakları günlük beslenmenin temelini oluşturuyor.
Egzersiz ve kas kütlesini korumak da vazgeçilmezlerden. Günlük hayata mutlaka hareketi dahil ediyor; yürüyüşler, ağırlık antrenmanları ve bedeni destekleyen egzersizlerle aktif kalmaya çalışıyoruz.
Tüm bunların ötesinde ise stres ve kaygıyı yönetebilmek, hayata daha pozitif bir bakış açısıyla yaklaşmak, bir amaç duygusuyla yaşamak ve sağlıklı sosyal bağlar kurmak; en az uyku, beslenme ve hareket kadar belirleyici bir rol oynuyor. Yani yazının başında bahsettiğimiz araştırma bulguları, gündelik pratiğimizde de aynı yere çıkıyor.
Hangi yöntemle olursa olsun daha iyi yaş almak için yapabileceğimiz çok şey var. Küçük adımlarla da olsa başlamak bile hayatınızda büyük değişimler yaratabilir.
Canlı oturumlar ve içerikler için → Tıkla, uygulamayı indir!